28 Mayıs 2012 Pazartesi

Cannes'da Türk İmzası


Bu sabah çok sevdiğim yağmur sesiyle uyandım. Gerçi sabaha kadar bizi yalnız bırakmadı ya neyse;) Sabah okuduğum haber günümü şenlendirdi. Dün geceki 65. Cannes Film Festivali'nde, kısa metrajlı filmler kategorisinde yarışan Türk yönetmen Rezan Yeşilbaş'ın “Sessiz” filmi “Altın Palmiye” ödülünü almış. Nasıl gururlandım, nasıl hoşuma gitti anlatamam.

Sonra biraz araştırdım, kim Rezan Yeşilbaş?
Meğer 1977 doğum Rezan Yeşilbaş, 2008’de Marmara Üniversitesi Radyon-Sinema bölümünden mezun olduğundan beri ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz’un asistanıymış. CNN Türk televizyonunda belgesel film yapımında çalışmış. Kısa filmi "Hüküm" onun "Kadın Üçlemesi"nin ilk filmiymiş ve bu filmle de yurtiçi ve yurtdışı bir çok festivalde gösterilip çeşitli ödüller kazanmış. Üçlemenin ikinci filmi olan "Sessiz/Be Deng"i ise 2011'de çekmiş.  Şu an üçlemenin üçüncü filminin senaryosu da hazırmış


"SESSİZ VE YALNIZ BIRAKILMIŞ KADINLARA..."

Rezan Yeşilbaş ödülü almak için sahneye çıktığında sözlerini "ödülü ülkemin sessiz ve yalnız bırakılmış bütün kadınlarına adıyorum" şeklinde bitirmiş ve tabi ki konuşması ayakta alkışlanmış.

Hatırlarsanız Nuri Bilge Ceylan da 61. Cannes Film Festivali’nde Üç Maymun filmiyle “En İyi Yönetmen” ödülünü aldığında "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti.


Sessiz filminin baş rollerinde Belçim Bilgin ve Cem Bender oynamış.  Film daha önce Akbank Kısa Film yarışmasında en iyi film ödülü de almış. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Müdürlüğü’nün desteğiyle Diyarbakır’da çekilmiş. Konu olarak da, 7 dakikalık filmde, Diyarbakır’da tutuklu olan kocasına, cezaevi koşullarında yasak olmasına rağmen yeni bir çift ayakkabı götürmeye çalışan Zeynep’in hikayesi anlatılıyormuş.

Film sektöründe bir hayli yol alan Türklerin, yönetmen, senaryo, sinema ve hatta dizilerle yurt dışında başarıyla anılıyor olması, gururumu okşuyor, bu haberleri keyifle takip ediyordum. Bu sabah twitterdan öğrendiğim Rezan Yeşilbaş’ın aldığı Cannes’da en iyi kısa film seçilmesi ve Altın Palmiye kazanması haberi de sevincimi taçlandırdı. Bu haberi yazmadan, kayıtlarıma almadan edemedim;)

Yağmur gibi bereketli, iyi bir hafta olsun…

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Yazmak Eyleminde Bulunanlara, Yazmayı Düşünenlere...

Henry Miller'dan Yazmak İçin 11 Emir

Henry Miller, 1934’te yayımlatacağı ilk kitabı Yengeç Dönencesi’ne yazarken (ve bir yandan ikinci kitabı Kara İlkbahar zihninde dönüp dururken) yoğun bir çalışma dönemine girer. Anais Nin’in desteği ve Paris’in entelektüel çevresi iyidir iyi olmasına da, asıl gereken disiplinli bir çalışma takvimidir. Sonunda kendisi için on bir emir hazırlar modernist edebiyatın öncü ismi. İşte Henry Miller’ın 1932-1933 yılları boyunca çalışma masasını karşısında asılı duran on bir emir:

Henry Miller
(1891 - 1980)

1. Bitirene kadar sadece tek bir şey üzerinde çalış.

2. Yeni bir kitaba başlama, “Kara İlkbahar”a yeni şeyler eklemekle uğraşma.

3. Sinirlenme. Elindeki ne olursa olsun sakince, neşeyle ve dünyayı umursamadan çalış.

4. Duygu durumuna göre değil programına göre çalış. Belirlediğin zamanda çalışmayı kes.

5. Yaratıcı olmayabilirsin ama çalışabilirsin.

6. Suni gübre katmakla uğraşacağına, her gün azıcık çimentoyla sağlamlaştır.

7. İnsanca yaşa! Birileriyle görüş, bir yerlere git, canın çekerse iç.

8. Yarış atı olma. Sadece zevk için çalış.

9. Program seni bunalttığında bırak ama ertesi gün bıraktıklarını tamamla. Konsantre ol. Programını sınırla. Onun dışına çık.

10. Yazmak istediğin kitapları unut. Sadece yazmakta olduğun kitabı düşün.

11. Öncelikle ve her zaman yaz. Resim, müzik, arkadaşlar, sinema; hepsi yazmaktan sonra gelir.


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Gabriel Garcia Marquez’in veda mektubu…

Dün Umberto Eco'nun sahte hesabından Marguez'in öldüğü asparagas haberi yazılınca iki büyük isim de TT listesine girdi. Kısa bir süreliğine de olsa sevenlerini üzdü. Marquez'in 1999 yılında geçirdiği lenf kanseri hastalığı sırasında da hakkında bir sürü ölüm söylentisi çıkmıştı. Hatta yazarın imzasıyla The Puppet (Kukla) adlı bir veda şiiri La Republica gazetesinde yayımlanmış ve değişik dillere çevrilip internet üzerinden hızlıca yayılmıştı. Ancak ne var ki şiirin yazara ait olup olmadığı kesin değildi. Şiir yayımlandıktan kısa süre sonra yazarın sağlığının sanıldığı gibi kötü olmadığı ve şiiri onun yazmadığı ortaya çıktı. Bir süre sonra ise şiirin Meksikalı Johnny Welch'e ait olduğu ortaya çıktı. Dünkü haberden sonra tekrar Marquez'in Veda Mejtubu diye ortalarda dolanmakta. İşte Marquez'e ait olduğu sanılan The Puppet adlı şiir:

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim.
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim.
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.
Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.
Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve
erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların
zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.
Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…
Artık ölebilir miyim?